İşinizde yoğunlaşırken ailenizi ihmal etmeyin
12/6/2008 · Kategori: AİLE GEÇİMSİZLİĞİ
İşinizde yoğunlaşırken ailenizi ihmal etmeyin
Bazı ailevî problemler, erkeğin kendi işiyle aşırı ilgilenerek ailesine fazla zaman ayırmamasından kaynaklanır. Çok nadir de olsa, aynı durum çalışan kadınlarda da olabiliyor.
“Gözden ırak olan gönülden ırak olur” sözü boşuna söylenmemiş. Eşlerin görüşememesi, diyalogsuzluğa yol açıyor. Birbiriyle konuşamayanlar, duygu, düşünce ve beklentilerini ifade edemiyorlar. İletişim kanalları kapalı olduğu zaman, sû-i zanlar, vehimler, tahminler ortaya çıkıyor. Eşler birbirlerini, zanlara, varsayımlara, dedikodulara göre değerlendiriyorlar. Sonuçta bir dizi problem sökün ediyor.
Bazen fazla çalışmanız gerekebilir. Geçici bir süre çalıştığınız iş yerinin mesaisi yoğun olabilir. Kimi durumlarda paraya fazla ihtiyacınız olduğundan ya da kariyer yapmak için evin dışında aşırı çalışmanız mümkündür. Ama mutlaka, bunun dozunu iyi ayarlamalısınız. İşiniz, eşinizle sorun çıkarıyorsa, size getirdiği kadar götürebilir de.
Gündüz memurluk yapan geceleri de kendi kurduğu ek bir işte çalışan kimse için hanımların isyanı şu cümlede toplanır: “Ev sanki otel oldu.” Lokanta bile değildir. Çünkü, yemek saatlerinde bile evin reisi dışarıda bulunmaktadır.
Oysa bu durumda her iki tarafı ilgilendiren sorumluluklar var. Eğer evin ihtiyaçları yoğun çalışmayı gerektiriyorsa, hanımın ve çocukların anlayışlı olması gerekir. Bu durumda erkeğin yapacağı, ortak sıkıntılarını bütün açık yürekliliğiyle eşine anlatması ve onun hoşgörüsünü istemesidir. Siz birbirinize kapalı kutu gibi olursanız, birbirinizin kalplerinden geçeni elbette bilemezsiniz.
Öte yandan dinî hizmetlerde bulunan insanların hatalarından birisi, başkalarına hizmet götürürken, aile ve çocuklarını ihmal etme tehlikesidir. Başka çocukların dinine ve ahlâkına hizmet eden bir annenin aynı şevk ve cezbeyle kendi çocuklarına anlatmadığını, başkaları için programlar yapan bir hizmet ehlinin, aynı gayreti eşinden esirgediğini görebilmekteyiz.
Bu konuyu tam tahlil etmeden, öncelikle şu gerçekleri ortaya koyalım:
Sözünü ettiğimiz problem tüm hizmet ehli için geçerli değildir. Bu tür olaylar nadiren yaşanmaktadır.
Ayrıca bazı durumlarda hizmet ehli değil, ailesi veya çocukları sorumludur. Çünkü, o hizmet ehli “verici” olmuş, ancak onlar tenezzül buyurup “almamışlardır.”
Bir önemli nokta da, çetin bir dönemde Allah’ın dinine hizmet için her türlü sıkıntıyı göze alan hizmet ehline, sadece bu zaviyeden bakılmaması gerektiğidir. Çünkü onlar, insanların Allah’ın adını bile anmaktan korktukları bir dönemde, hapis, sürgün, baskı ve işkenceyi göze alarak Allah’ın dinine hizmet etmişlerdir. Onlar, dün de, bugün de şerefli bir hizmet icra etmekte ve her türlü takdiri hak etmektedirler. Onlar bu hizmeti yaparken, çevrelerinden, hatta ailelerinden bile zorluk görmüşlerdir. Bazen çocukları onları yanlış anlamış, yanlış tanımıştır.
İşte konuyla ilgili bir hatıra:
Eğitimci yazar Halit Ertuğrul’un naklettiğine göre, Risale-i Nur hizmetleriyle meşgul olan Hacı Mahmud Allahverdi’nin oğlu Fevzi, bir ders sonrası babasına şöyle der:
“Baba, ben senden şikâyetçiyim. Bizler gözümüzü açtık ki, sen imân hizmetlerinden dolayı sağa sola koşuyorsun. Seni o kadar az görürdük ki... Geldiğin zaman da vaktini evde değil, medresede kalan talebelerle geçirirdin. Bizim ayakkabımız eskir, götürür tamir ettirirdin ve onu öylece giyerdik. Medresede kalan talebelere ise yeni ayakkabı alırdın. Kış gelir, önce medresenin odununu, kömürünü alırdın. Biz üşümeye başladıktan sonra da bizimkini alırdın. Bayram olur, önce gider medresede kalan talebelerle bayramlaşır, onlara harçlık verir ve sabah kahvaltısını onlarla birlikte yapardın, biz de baba yolu gözlerdik. Benim şikâyetim; benim çocukluğum sırasında bir medrese talebesi kadar senden ilgi göremememdir.”
Mahmut Allahverdi’nin gözleri dolar, oğluna şefkatle sarılır.
“Yavrum,” der. “Benim sizleri ihmal ettiğim doğrudur. Ama unuttuğum, değer vermediğim asla!.. Sizin, bir eviniz, anneniz babanız var. Sonuçta akşam sığınacak, himaye görecek, şefkat görecek yiyecek ve uyuyacak bir mekâna geliyorsunuz. Ya medresede kalan çocuklar? Birçoğu mağdur, öksüz, yetim, malî imkânsızlıklar içinde. O çocuklar ihmal edildiği gün sokak ahlâksızlığına düşüp, anarşist olurlar. Onları, her an takip ve himaye etmek lâzımdır. Yavrum ben istemez miyim, evimde çoluk çocuğumla rahat bir hayat geçirmeyi? Ama ömür durmuyor, gidiyor. Ecelin ise ne zaman geleceği belli değil. Ebedî hayat da burada kazanılacaktır. Öyleyse, nasıl rıza-i İlâhî için çırpınıp, didinmeyelim? Bu dünya ücret yeri değil ki, bu dünya hizmet yeridir. Öbür dünyada hoş, rahat ve ebedî bir huzur için bu dünyada bazı sıkıntılara katlanmamız gerekecektir.”
Mahmut Allahverdi, buğulu gözleriyle H. Ertuğrul’a döner:
“Halit kardeşim,” der. “Sen şahit ol. Ahirette, huzur-u İlâhî-de; ne kadar din-i mübine hizmet ettin, ne kadar Kur’ân hakikatlerine sahip çıktın diye sorulursa ‘Evlâdımı kendime isyan ettirene kadar’ diyeceğim. Sen buna şahit ol.”
Onun vefat ânı hizmetleriyle nasıl bir takdire lâyık olduğunu gösteriyor. Ayrıca, Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin, ona, “Ben seni kırk yıllık talebeliğe kabul ettim” diye boşa demediğini anlıyoruz.
Hacı Mahmut Allahverdi, oğlu Fevzi’nin kucağında son anlarını yaşamaktaydı. Hem kendisi, hem de oğlu okumaya, Allah’a iltica etmeye, af dilemeye devam etmekteydiler. Son dakikalar birer birer tükenmekteydi.
İşte son anda Hacı Mahmut Allahverdi bir anda silkinir, oğlu Fevzi’ye:
“Çabuk odadaki ziyaretçileri çıkar” der.
Oğlu, odayı boşaltır.
“Beni ayağa kaldır. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) geldiler. Onu ayakta karşılayacağım.”
Fevzi, babasını ayağa kaldırmaya çalışır. Mahmut Allahverdi kollarını açar, ebedî bir hasretlisine sarılır gibi kollarını kavuşturur ve ruhunu teslim eder.
Kucağında babasının Peygamber Efendimize (a.s.m.) nasıl sarıldığını, âdeta müşahede eden Fevzi Allahverdi:
“Sana evlât olmak çok büyük bir şereftir baba.” diye haykırır. “Bizi şefkatinden mahrum etme. Meğer sen, kimlere ümmet, kimlere arkadaş ve kimlere dost olmuşsun? Senin kıymetini bilemedik.”
Birçok yönden yorumlanması gereken şu olay gösteriyor ki, bu zamanda Allah’ın dinine hizmet eden herkes, Allah’ın ve Resulünün (a.s.m.) takdir ve sevgisini kazanmaktadır. Aktardığımız olayda, ehl-i hizmet bir kimsenin çocuğunun iki tavrını görüyoruz. İlkinde itiraz, ikincisinde pişmanlık ve takdir var.
İşte bu zamanda Allah için hizmet eden herkese öncelikle bu açıdan bakıyoruz. Tabiî hizmet çemberi içine ailesini alması yönünde de uyarıyoruz.
Maalesef kimi hizmet ehlinin “hizmet çemberi”ni sürekli dışa doğru genişlettiğini, ancak eşi veya aile fertlerini ya yeterince eğitemediğini ya da tamamen ihmal ettiğini görüyoruz. Buradaki “eş”ten kastımız, kesinlikle sadece “kadın” değildir. “Eş”, kadına göre erkek, erkeğe göre kadındır. Gerçi genelde bu ifadeden “kadın” anlaşılıyor. Oysa “hizmet ehli” kavramına, hangisi öncü ve gayretliyse onu dahil etmek, “ihmal edilen” taraf olarak hangisi maneviyatta geri ise onu görmek gerekiyor.
Dolayısıyla erkek veya kadın olun eğer bilginiz, görgünüz, anlayışınız, gayretiniz, hizmetiniz fazlaysa, “aile içi eğitimden” birinci derecede sorumlu olan “siz”siniz.
Bu konuda sorumluluğu üzerimizden atmak için uydurduğumuz kimi temel yanlışlar var.
Söz gelişi, “Mum dibine ışık vermez” sözü, kişinin aile fertlerine iman ve İslâm hakikatlarını anlatamayacağı şeklinde yorumlanıyor. Oysa böyle bir anlayış, kesinlikle yanlış.
Hak ve hakîkat önderlerine bakalım. Hangisi kendi aile ferdini ihmal etmiş, aydınlatmamış? En büyük rehberimiz Peygamber Efendimiz (a.s.m.), İslâmı herkesten önce kendi eşi Hz. Hatice Validemize anlatmıyor mu? Onun eşleri arasında hangisi hak ve hakikattan nasipsiz? Bir Hz. Aişe Validemizi düşünelim. İlmi ve takvasıyla bir güneş gibi parlamıyor mu? Muhterem kızı Hz. Fatıma Annemiz Cennet kadınlarının efendisi değil mi? Kendi torunları Hz. Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz, kıyamete kadar gelecek seyyidler cemaatinin öncüleri değil mi? O ikisini Cennet gençlerinin efendisi olarak nitelendirmiyor mu?
Mum dibine ışık verir. Hizmet ehli, en evvel etrafını aydınlatır. Ancak bir hadis var ki, yaşadığımız bu acı gerçeği bir ölçüde açıklıyor. Peygamberimiz (a.s.m.), “Âlime karşı en müstağni, en ihtiyaç duymaz görünen kendi ailesi ve komşularıdır” buyuruyor. Aynı durum kısmen akrabalarında ve hemşehrilerinde de görünür.
Anlatıldığına göre, İmam-ı Azam’ın validesi bir gün medreseye gelmiş, İmamın öğrencilerine bazı dinî sorular sormuş.
“Anne, biz bunları senin oğlundan öğreniyoruz, sen bize soruyorsun?” demişler.
Annesi umursamaz bir şekilde:
“Haaa, şu bizim Numan mı, bakmayın siz ona. O bir şeyler söylüyor” cevabını vermiş.
Benzer hatıraları çevremizde yaşarız. Nice evliya vardır ki, eşi ve oğlu ona karşı duyarsız ve ilgisizdir. Hatta onu sıkarlar, hırpalarlar. Oysa o sabırla yumuşak davranışlarda bulunur.
Nice din ve iman hizmetinde ünlü insan vardır ki, eşinin ve çocuklarının gözünde o sıradan bir insandır. Çünkü onlar, eşlik ve babalık veya annelik ilişkisiyle bağlıdırlar. Her zaman gördükleri, belki kimi eksiği ve kusuru olan, belki bazen onların maddî beklentilerine cevap veremeyen bir kişidir o. Oysa onun dünyevî kişiliğinin yanı sıra öyle bir manevî değeri vardır ki, bunu pek az insan farkeder ve gerekli hürmeti gösterir. Bazen ölünce gerçek hüviyetini ve kıymetini anlarlar. Ama iş işten geçmiştir. İstifade kapısı kapanmış, sadece dua fırsatı kalmıştır.
Evet, “Mum dibine ışık vermez” sözünü kesinlikle kabul etmiyorum. Belki bazıları ihtiyaç hissetmeyip mumun ışığından yararlanmazsa, o başka.
Peki, madem onlar hizmet ehli olan eş veya anne babalarını her gün görüp ünsiyet ettikleri için ihtiyaç hissetmiyorlar diye kendi ailemizi ihmal mi edeceğiz? Madem hata onların bakış açılarında deyip sorumluluktan kurtulacak mıyız?
Hayır! Eğer eşiniz veya çocuklarınız, size karşı ilgisiz ve ihtiyaçsız davranıyorlarsa, mutlaka bir yolunu bulup onların gönlüne girmeli ve onları etkilemelisiniz.
Acaba hak ve hakikata, ilme ve irfana ilgisiz olan sadece hizmet ehlinin ailesi midir sadece? Diğer insanlar iman ve İslâm gerçeklerini nasıl öğrensem diye can mı atıyorlar? Hiç de öyle değil. Özellikle bu zamanda insanların çoğu dünyayı, maddî zevkleri ve çıkarları ön plânda tutuyor. Onlara ebedî gerçeklerin doyumsuz zevk ve feyzini anlatmak için bin türlü formül üretmiyor musunuz? İman ve ahlâkına hizmet etmeye çalıştığınız bir genci çekmek için nasıl tatlı, kibar, nazik konuşuyor, onu kazanmak için kim bilir kaç kez program yapıyor, hatta çeşit çeşit ikramlarda bulunuyorsunuz.
Oysa aynı ilgi ve sevgiye eşiniz ve çocuklarınız daha lâyık değil mi? Rabbimiz, “Ey iman edenler! Nefsinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan Cehennem’den koruyunuz” buyurmuyor mu? En evvel ailenizden sorumlusunuz. Allah da böyle diyor, Peygamberimiz de (a.s.m.). Bir çocuğun mahşerde babasının yakasına yapışıp, “Ey hain babam, niye bana dinimi öğretmedin?” diye hesap soracağını hadisten öğreniyoruz. Babanın çocuğuna karşı üç vazifesinden en mühiminin, “iyi bir terbiye” ve çocuğa bırakılacak en iyi mirasın “güzel ahlâk” olduğunu, yine hadisler öğretti bize. Bu konuda öyle âyet ve hadisler var ki, bizi tir tir titretmeli. Acaba ne kadarını okuduk, daha da önemlisi uygulamak için nasıl bir gayrete girdik?
Bu hususta hiçbir bahane ve gerekçeye sığınamayız. Elbette bizim bütün çırpınmalarımıza rağmen alıcı konumunda olanlar inat ediyorlarsa, ayrı konu. Fakat bunun kesin ve net bir ölçüsü ve sınırı olmadığından biz kendimizi sürekli faaliyet ve gayret içinde tutmalıyız.
Çoğu kimse iman derslerini evinin dışında ve arkadaşlarıyla yapar, ancak evinde böyle bir gayreti olmaz. Oysa aynı dersleri evde de sürdürmek gerekir. Bunu cazip kılmak için dünya kadar formül var. Öncelikle basit problemleri ve takıntıları en aza indirmek, cazip ve mutlu bir ortam kurmak gerekir. Bazı imkân ve ikramları, ders ve namaz şartına bağlamak etkileyici bir usuldür. Bir okuma programına katılan çocuğun babasına söylediği şu cümle beni çok etkilemiştir: “Baba, neden biz evde ders yapmıyoruz?”
Bazı çocuklar için babalarından aldıkları bir hediye fazla cazip gelmeyebilir. Çünkü alışmıştır. Oysa bir hediyeyi, bir başkası eliyle ve yarış havasında ulaştırırsak, harika neticeler alırız. Bu şekilde bir gencin bir haftada Sözler’i okuduğunu biliyorum. Eğer kendi hâlinde olsaydı, o kitabı bir senede bitiremezdi.
Ne gariptir ki, iman ve İslâm gerçeklerini başkalarına anlatmak insanlara daha cazip geliyor. Söz gelişi, bir din dersi öğretmeni büyük bir özenle okuldaki öğrencilerine ders hazırlıyor. Ama kendi ailesini ihmal edebiliyor. Ya da bir anne ana okulundaki çocuklara daha iyi davranıyor, aynı ilgiyi kendi çocuğuna gösteremeyebiliyor. En azından arada bir orijinallik ve cazibe farkı var.
Biliyorum, her gün aynı çatıda olan insanlar birbirine karşı büyük bir ünsiyet kazanıyor. Sanki her şey sıradan ve monoton hâle geliyor. Oysa günlük hayatımızı, özellikle ev içini kesinlikle cazip ve renkli bir hâle getirmek zorundayız. Aksi halde insanlar farklı arayışlara girerler.
Elbette ki bunu başarmanın çok kolay olduğunu söylemek istemiyorum. Hiç şüphesiz bunu sağlamak çok ciddi gayretleri, belki bir plân ve program dahilinde çok sıkı bir takibatı gerektirecek.
Ama şurası kesin: Böyle bir netice için her türlü zahmete değer! Çünkü ailece dünyanızı cennete çeviriyor ve ebedî saadeti kazanıyorsunuz. Dünyada birbirinizden ayrılınca ne kadar üzülüyorsunuz. İşte size sonsuz beraberlik formülü. Cenneti birlikte kazanıp birlikte yaşamak için her şeye değmez mi?
Önemli olan böyle bir gayeyi kendinize mesele yapmaktır. Elbette hemen sonuç alamazsınız. Bazıları bir anda sonuç alır, bazıları aylar yıllar sonra. Birçok konuya uygulanabilecek ilginç bir fıkra anlatılır. Adamın birisi Bakırköy’ü ziyarete gitmiş. Akıl hastalarının kuyruğa girip, bir delikten baktıklarını görmüş. Merak edip kendisi de kuyruğa girmiş, bakmış. Ama dikkat çekici hiçbir şey görememiş. “Ben hiçbir şey göremedim. Siz neye bakıyorsunuz?” demiş. Hastalar gülmüşler. “Biz altı aydır bakıyoruz, bir şey göremiyoruz, siz bir bakmada ne göreceksiniz?” demişler.
Evet, öyle problemler var ki, kimisi bir günde çözer, kimisi altı ayda. Kimisi aynı işi altı yılda başaramaz. Herkesin konumu ve şartları farklı. Bu tür sorunlar, maddî problemlere benzemez. Bunlar çok yönlü olduğu için kolay kolay ölçüsü tartısı yoktur.
Ama unutmayalım: Rabbimiz bize, “Niçin başaramadın?” diye sormayacak. Çünkü başarı, son tahlilde Onun elinde. Ama, “Niçin başarmak için çalışmadın?” diye mutlaka soracak. İster sonuç alalım, ister almayalım. Ama önce aile içi eğitime ciddi bir şekilde başlayalım. Az da olsa devamlı olsun. Günde bir kelime öğrenen, on yılda 3.650 kelime öğrenir. Aynı şekilde günde bir sayfa kitap okusanız, on yılda 3.650 sayfalık kitap okursunuz. Bu kadarını bile başaramayanımız o kadar çok ki...Özetlersek, âleme nizamat verme iddiasında olanlar, önce kendilerine ve ailelerine bakmak zorundadırlar. Çünkü mum dibine ışık verir. Yeter ki biz aydınlatma azminde olalım.

